PEÇELERİ SÖKÜP ZİNCİRLERİ KIRIP GÜNEŞE KOŞMA ZAMANI!

Views: 78

BERÎTAN ZÎLAN’ın KALEMİNDEN: PEÇELERİ SÖKÜP ZİNCİRLERİ KIRIP GÜNEŞE KOŞMA ZAMANI!

Şimdiye kadar yapılan bilimsel araştırmalara göre yedi milyon yıl önce Doğu Afrika rift hattından başlayan ve elli milyon önce rift kuzey hattından çıkarak Toros-Zagros kavisi üzerinden toplumsallığın dünyaya yayılmasında tanrıçalar başat rol oynamışlardır. Toplumun varlık yokluk mücadelesinde kadınlar, doğanın sırrına erişerek topluma doğrultu kazandırmışlardır. İleri görüşlü, şifacı ve doğurgan özellikleri ile yine merhamet, kıvrak zeka, sabır ve yaratıcı ruhlarıyla her zaman toplumun temel yaşam kaynağı olmuşlardır. Tanrıçalar yaşamın her alanında toplum için büyük emekler vererek yaşamda birçok maddi ve manevi değerlerin oluşumunda büyük rol üstlenmişlerdir. Oluşan maddi ve manevi birikimlere şu anda bile yaşamımızın birçok yerinde rastlamaktayız. Yaşamın her anına ve ihtiyacına göre devrim niteliğinde çözümler üretmişlerdir. Toplumun zorluklarına kadın aklı ve yüreğiyle cevap olmuşlardır. Kadının öncülüğünü yaptığı ortak yaşamda özel mülkiyet yoktur. Var olan tüm değerlerin herkese ait olduğu bir yaşam söz konusudur. Toplumdaki inançlar –totem- toplumun yararı için varlık gösterir; yarar sağladığı oranda kutsallaşır. İnanç olarak kabul ettikleri totemleri korkudan değil sağladığı yarardan ötürü kutsal sayarlar. Animizm burada büyük bir önem arz eder. Fakat zamanla bu inançlar toplumun yararından çıkarılmış; özellikle tanrıçaları tahtan düşürmek için birçok savaş başlatılmıştır. İnançları temsil eden kutsallar artık elle tutulmaz ve görünmezdirler. Tanrıçalardan tek tanrılara geçiş yaşanmıştır. Artık doğa ana özne olmaktan çıkarılmıştır. Aydınlık, kendini karanlığa bırakmıştır. Toplumsal ahlak özünden saptırılarak sadece ‘namus’ anlayışıyla kadının cinselliğine indirgenmiştir.

Dinler, özellikle tek tanrılı dinler yaşam içerisinde kimi kalıplar ve imgeler oluştururlar. Bu kalıplar ve imgeler hiçbir şekilde tartışma konusu yapılamaz. Bu dinlerin katı bir kuralıdır. Bu kuralın çiğnenmesi halinde ‘ cehennem, ateş, çarpılma’ gibi ifadelerle toplum adeta tehdit edilir. Haram ve günah gibi kavramlarla da bireylerin davranışları ve özgür hareket alanı sınırlandırılır. Bu kavramların etkisi o kadar güçlüdür ki adeta insanların rüyalarına ve hayallerine bile müdahale eder, şekil verir. Bütün bunlar psikolojik baskı, şiddet ve zora dayanarak yürütülür. Baskı, şiddet ve zor ise erkek aklına ait kavramlardır. Bu iktidar ve şiddet aklı birincil olarak kadın üzerinde uygulanır. Kadın düşürüldükten sonra da bu şiddet hatta kırım tüm toplum üzerinde uygulanmaya başlar. Çünkü kadın toplumun özüdür. Toplumun özü ele geçirildiği vakit diğer kesimlerine ulaşmak oldukça kolaylaşır. Erkek-iktidar aklı da bunun bilincindedir. Bu yüzden tüm saldırılarının odağında kadın vardır. Dinlerde de bu yine böyledir. Kadın bedeni, cinselliği günah ve haram sayılarak örtünmesi istenir. Şekil ve uygulanış biçimi tüm dinlerde aynı olmasa da amaç ve zihniyet aynıdır. Son derece etkili bir şekilde topluma empoze edilen kalıpların kadın etrafında meşru kılınıp katı toplumsal cinsiyet ayrımlarının ve tabularının oluşturulup pekiştirilmesinde oynanan rol tüm tek tanrılı dinlerde aynıdır.

Dinlerin kadına yönelik hiçleştiren uygulamalarını daha somut örneklerle açabiliriz. Yahudilikte kadına biçilen rol diğer dinlerden çok da farklı değildir. Kadının yapacağı işler; ev işleri ve çoçuk büyütmekle sınırlandırılıp dar bir çerçeve çizilmiştir. Paulus Korin Thoslulara kadının ev köleliğini şu şekilde dile getirir: “Kiliselerde kadınlar suküt etsinler. Çünkü onlara söylemek için izin yoktur. Ancak şeriatın dediği gibi tabi olsunlar. Ve eğer bir şey öğrenmek isterlerse evde, kendi kocalarına sorsunlar. Çünkü kadına kilisede söylemek ayıptır.” Bu, dinin erkeği tanrı ilan edip kadını kul hatta kuldan beter konuma düşürdüğünün ispatıdır. Kadının dinsel faaliyetlere katılmasının neden engellendiği konusunda kutsal kitabın Levliler 15. bölümünü hatırlamakta fayda var. Bu bölümdeki kurala göre kadınların kurban ve adak işlemlerini yapabilmeleri için her zaman temiz olmaları gerekir. Dine göre kadın regl sürecinde kirlidir. Dolayısıyla bu süreçte dinin gereklerini yerine getiremez. İslam’da da regl haram olarak tanımlanır. Yine Yahudilikte regl daha katı bir biçimde haram olarak ifade edilir. Bu süreçte kadın kutsal sayılan yerlere ayak basamaz. Eğer bunu yaparsa büyük günah işlemiş olur. Regl süreçleri kadının şeytana en yakın olduğu süreç olarak ifade edilir. Yani esasında doğurganlığın, bereketin ve yaratıcılığın simgesi olan regl dönemi tek tanrılı dinlerde saptırma olarak yerini alır. Bu örnekte de olduğu gibi tanrıçalar döneminin en kutsal özellikleri tek tanrılı dinlerde en düşürülmüş özelliklerdir. Tekrarda Yahudilik inancına dönecek olursak kadın bir ekonomik gelir olarak da görülür. Örneğin bir erkek bir genç evlenir ve olayın üstü bu şekilde kapatılmış olur. Burada çarpıcı bir nokta daha var: Eğer tecavüz olayı şehir içinde yani toplumun olduğu, kalabalık bir yerde gerçekleşirse kadın suçlu görülerek cezanlandırılır. Bunun nedeni ise kadının bu olayda rızası olmadığı takdirde kalabalık içinde bağırıp sesini duyurabilmesi ve kurtulma olanağının daha fazla olmasıdır. Eğer kendini kurtarmazsa ‘o da bu günaha şiriktir’ denilir. Ayrıca erkek kadının ailesi tarafından belirlenen para miktarını ödeyerek istediği an kadından boşanma hakkına da sahiptir. Kadının buradaki statüsü ya erkeğin karısı ya da babanın kızı olması ile sınırlıdır. Bunun dışında hiçbir yaşam, düşünce hakkı bulunmamaktadır. Miras, evlilik, boşanma tümüyle erkeğin lehinedir. Hristiyanlıkta da kadına onurlu bir yer verilmez. Meryem kişiliğinde makul kadın öne çıkarılır. Adı var fakat sesi yoktur. O sadece İsa’yı doğuran kadındır. Yani İsa’nın annesi olmasıyla bir önemi vardır. Başka bir kimliğe sahip değildir. Öte yandan Hiristiyanlıktaki azizelik olgusu da değerlendirilmeye değerdir. Azizelik kadının kendini kaba da olsa erkekten koparmasıdır. Bu bakımdan tam manasıyla olmasa da kadın cinsel bir obje olmaktan sıyrılıyor. Azizelik ilk yoksul kadın partisi olarak da adlandırılabilinir. Tek eşli evlilik azizelik pratiğinden kaynağını almaktadır. Fakat azizelikte bile kadın sadece kendine ait değildir. Ya tanrıya ya da tanrının oğluna aittir.

İslam yorumcuları İslam’dan önceki dönemi cahiliye dönemi olarak değerlendiriyorlar. Özellikle kadının o dönemde statüsü ve Muhammed’in kurtarıcı rolü sıkça vurgulanır. Her ne kadar İslam’dan önce de kadın düşürülmüşse de Hatice karakterine baktığımızda dönemine göre kadının etkin bir rolünün olduğunu görürüz. Hatice zengin bir tüccar olup kendi işini kendisi yürütmektedir. Muhammed’le evliliği belirleyen de yine Hatice’nin kendisi olmaktadır. Yine Mekke şehrinin tam ortasında kadın heykellerinin bulunması da tanrıça kültürünün hala devam ettiğinin kanıtıdır. Hatice de bu kültürün bir yürütücüsü konumundadır. Muhammed, Hatice ile evli olduğu süreçte başka bir evlilik yapmamıştır. Fakat Hatice’nin ölümünden sonra birçok kadın ile evlenmiştir. Bu evliliklerin bazıları siyasi amaçlıdır. Fakat 9 yaşındaki Ayşe ile olan evliliği kadının İslam’ın gelişiyle de kurtuluşa ermediği görülür. Hatta kadın köleliğinin İslam’la birlikte daha da derinleşerek kurallara bağlandığı yani ikinci cinsel kırılmanın bu şekilde yaşandığı barizdir. Çok eşli evlilik de bu şekilde günümüze kadar gelmiştir. İslam’ın tanımıyla birlikte erkeğe yarı tanrı statüsü verilmiştir. Kadının ise tüm onurlu yaşam olanakları ellerinden alınmıştır. Kadınlar sadece babaları ve kocaları için var olmaktadır. Muhammed’in “kadınlar tarlanızdır; istediğiniz gibi işleyebilirsiniz” söylemi de kadına nasıl bir rol verildiğini ortaya koymaktadır. Artık hiçbir şekilde kadının özne olarak yaşamda yeri yoktur. Yalnızca erkeğin güdüleri için kendisine yaşam hakkı tanınmış, iradesi elinden alınan bir varlığa dönüştürülmüştür. Kadının ne giyeceği, ne yiyeceği, nasıl hareket edeceği, kaç çocuk yapacağı erkek tarafından belirlenir. Bu günümüzde de kadın düşmanı Erdoğan ve çetelerinin şahsında açık bir şekilde ataları Zeusların, Mardukların, Enkilerin zihniyetini taşımaktadır. Tüm bunlara rağmen tarih boyunca ve günümüzde de kadın direnişi hep var olmuştur. Kadınlar hep bir mücadele ve direniş içinde olmuşlardır. Kadınlar erkek egemen toplumların sınırlamaları içinde yaşamak zorunda bırakılsalar bile ataerkil kültür içinde kendine özgü bir kadın kültürü yaşama ve yaratma mücadelesi vermişlerdir. Ve günümüze kadar bu mücadele yaşamın her anında özgür kadın, özgür toplum için verilmektedir. Kadınlar kendi kimliğini özgürce tanımlamak ve yeniden toplumdaki kutsal yerini alabilmek için dinin katı dogmalarından kurtulmalıdır. Bunu yapabilmek için dinlerin tüm yaşam alanına sinmiş ataerkil zihniyetiyle çok keskin bir savaş içinde olmalıdır. Bu nedenle dinin doğasını ve işlevini anlamak en başta biz kadınlar için hayati önemdedir. Erkek-tanrının indirdiği peçeleri yüzümüzden söküp güneşe koşma zamanıdır.