DİRİLİŞ VE YAŞAM

Views: 21

Bu yazı Yurtsever Genç Kadın Dergisinin Mart- Nisan ayı sayısının dosya bölümünden alınmıştır

 

Bermal Rizgar Amanos’un kaleminden

DİRİLİŞ VE YAŞAM

Tarih içerisinde, diriliş ve yaşam karşısında ölüm ve yok ediliş bir mızrak gibi ortaya çıkarak cennet kokan topraklarımızı karanlık çağa mahkum etmek için büyük savaşlar başlatmıştır. Cennet kokan topraklarımızı yaratımlarıyla aydınlatan, diriliş ve “jiyan” yani yaşamın kimliği olan kadının beyninden, yüreğinden ve kutsallığından doğan ışık çalınarak kadın şahsında bir yaşam, karanlığın zebanilerine kurban edilmiştir. Bilgi, aşk ve kutsallıktan korkan ve bunu yerin yedi kat altına gömen zihniyet, sadece kadını değil kadınla birlikte toplumsallığı da büyük bir yok oluşa sürüklemiştir. Çünkü tarih içerisinde kadın kimliği toplumsallığın yaratıcısı olarak ele alınmış ve bu Tanrıça kimliğiyle özdeşleşmiştir. Bu kültürü kabul etmeyen zihniyet tarihten günümüze kadar ait olduğumuz kimliği saklamak ve aydınlığa çıkmasını engellemek için binbir türlü oyunlara başvurmuştur. Kadının birey olmaması için, kendini değersiz görmesi için her türlü kölelik özellikleri günümüzde kadın kimliği olarak sunulmuştur. Kadının var oluşuna, özüne, benliğine, kimliğine dair yapılan çarpıtmalar, kadının kendi varlığını tanıyamaz hale gelmesi ve bu kadar yabancılaşması, bunu da kendi doğasında var olarak sanması bir gerçekmiş gibi sonradan yaratılmıştır. Bu çok bilinçli bir şekilde yapılmıştır. Bilinç paramparça edilerek öz varlık dağıtılmıştır. Bu da kadının hayallerinin, düşüncelerinin, istemlerinin darmadağın edilmesidir. Bunun sonucunda kadın direnişten düşürülüp yok oluşa hapsedilmiştir. Ruh veren, yaşatan pozisyondan çıkarılıp, kendi benliğinden uzaklaştırılarak robot bir kişilik yaratılmıştır.

 

Tarihsel olarak ele alındığında bin yıllardır yakılan, toprağa diri diri gömülen kadınlara şahit olduk. Sırf kız çocuğu diye ve kadın olduğu için toprağa diri diri gömülen, cadı avlarında kadının bilgeliğini yeryüzünden silmek için yakılan, ‘kadın olarak ben de yaşamayı hak ediyorum’ diye özgürlük çığlığını haykırdığı için giyotine gönderilen, İran ve bir çok ülkede namus adı altında recm ve idam edilen kadınlar… Yürüyüşlerde öfke çığlıkları atarken coplanan, tacize uğrayan, ağzı faşizmin kirli ve kanlı pençeleriyle kapanan kadınlar… Kadın bu haliyle sadece tarihten silinmiyor, kadınsız tarih yazılmıyor, adeta kadının özgür yaşama çaba ve isteğinden, kadın tarihinden ve tanrıçalığından intikam alınıyor. Kadın şahsında toplumsallıktan intikam alınıyor. Kadını yok sayan zihniyet, topluma çöküşü yaşattırıyor. Şu an yaşadığımız duruma ve toplumun geldiği hale bakacak olursak kapitalist modernite bunu çok ince bir kurnazlıkla ele alıyor. Bilinmesi gerekir ki kapitalist modernitede kadının yalnızca bedeni değil; fikirleri, varlık ve özgürlük mücadelesi, şaha kalkan eylem duyguları, sözleri ve yaratımları da alay konusu ediliyor. Bundan kaynaklı özgür birey olma istemi, mücadelesi, bilinci ve örgütlülüğüyle kadının sadece eylem duygusu değil bu sisteme karşı intikam ve nefret duygusu da şaha kalkmalıdır. Kadının kendi öz bilinç ve doğasına kavuşması gerekir. Bundan kaynaklı Önderlik; “Kadın doğası karanlıkta kaldıkça tüm toplum doğası aydınlanmamış olacaktır” dedi. Bu temelde ele alındığında kadının, ‘XWEBÛN’a, yaşama yani kendisine ulaşması için büyük bir mücadele yürütmesi gerekir. Kendisini eksik ve kusurlu olarak değil, tam tersine daha kapsayıcı olarak görmelidir. Her ne kadar kadına karşı büyük bir saldırı gerçekleşmiş olsa da, tarihimizde bu saldırıya karşı direnen, kölelik zincirlerini parçalayan binlerce kadın vardır. Her kadın kendi içinde özgürlük özlemi barındırır. Çünkü ilk özgürlüğü tadan ve büyüten kadındır. Bu özgürlüğe koşması sıkıca sarılması için küçük bir hatırlatma yeterlidir. Çünkü özgürlük kutsal kadının çocuğudur. Özgürlüğü tekrardan tadan kadının özgürlüğe bu denli susaması, mücadele etmesi; hafızası ve yüreğinin derinliğinde yer alan özüne duyduğu özleminden kaynaklıdır. Hem tarihte hem de özgürlük mücadelemizde kendini tanıyan ve özgürleştiren pek çok kadın öncüler, kadının varlığının karakterini ve ölçülerini yaşamlarıyla ortaya koyuyor. Önderlik “Kuş bırakıldığında nasıl arkasına bakmadan uçar giderse, eğer kadın biraz bilinçlenir ve gideceği özgür bir yeri olduğunu bilirse, kaçmayacağı ev, saray, zenginlik ve insan kişiliği yoktur. Hepsinden kaçma potansiyeli vardır” dedi. Önderliğimiz kadını hakikatle, aşkla ve özgür yaşamla bir araya getirdi. Önderlik felsefesiyle açığa çıkan hakikat, kadınların akın akın özgürlük mücadelesine koşmasına yol açmıştır. Öncelikle Önder Apo’ nun Kürt kadınında yarattığı ve gösterdiği mücadele alanı Ortadoğu ve tüm dünya kadınlarının çekim merkezi haline gelmiştir.

 

İnsanlık tarihinin her aşamasında özgürlüğe vurulmak istenen zincirleri, bedenlerini bedel yaparak ve bu zincirleri yakarak yok eden kahraman kadınlar yer almıştır. Bu kahraman kadınlardan bir kısmı 8 Mart 1857 tarihinde New York kentinde fabrikada çalışan kadınlardır. Bu kadınlar fabrikada var olan insanlık dışı yaklaşımları protesto etmek amacıyla açlık grevine girmişlerdir. Bu direnişin sonucunda 129 kadın özgürlük çığlığıyla, var olan haksızlığa karşı intikam ve nefretle yanarak bir özgürlük meşalesine dönüşmüş ve katil zihniyeti utanç içerisinde bırakmıştır. Bu direnişi unutmayan kadınlar, 8 Mart’ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü olması kararını alıyor. Bilindiği gibi bu kararın alınması için mücadele eden yüzlerce kadın vardır ve bunlardan biriside Clara Zetkin’dir. Tarihsel süreçte geliştirilen tüm kadın direnişleri ve özgürlük mücadeleleri, yaşamın renksizliğini ve tek yönlülüğünü red etme ve bunu değiştirme savaşıdır. Her ne kadar hegemon devletler (ABD) 1970’ten sonra 8 Mart’ı dünya kadınlar günü ilan etse de amacı direniş ruhunu köreltmek, bu günün anlam ve önemini yitirmesi için içini boşaltmaktır. Fakat 8 Mart yılın bütün günlerini kadınca mücadele içerisinde yaşamamızın bir gerekçesi olmalı ve kadını yok etmek isteyen zihniyeti boşa çıkarmalıdır. 8 Mart bin yılların derin unutulmuşluğundan, hiçleştirilmişliğinden sıyrılmanın, tarihin koyu karanlığından uyanıp gün yüzüne çıkmanın sembolüdür. Kölece yaşama hayır deyip bunu sorgulama ve sosyalist insanı yaratmadaki ısrardır. Önderliğin “kadına karşı verilen söz, yapılan arkadaşlık bende çok derin bir felsefi tarihi, toplumsal anlamı ve yurtseverlik, özgürlük ve eşitlik için pratik bir çabayı içermektedir” sözü kadın ve Önderlik ilişkisinin en somut ifadesidir. Önderlik bu ilişkinin ideolojik yani yaşamsal boyutunu kadın kurtuluş ideolojisiyle, kadının kimlikleşmesiyle gerçekleştirmiştir. Katil zihniyet bu yaratım ve kutsallığı yıkmak için her an saldırıya geçmektedir. En büyük saldırı bu yaratımları tekrardan aydınlığa çıkaran bilge insan Önder Apo’ya olmuştur. Kirli saldırı, Önderlik şahsında özgürleşmek isteyen kadın değerlerinin de hedef alınması amacıyla yapılmıştır. Bu saldırıyı protesto etmek amacıyla yüzlerce militan ve yurtsever yoldaşlarımız ateşten bir çember oluşturarak Önderliğin etrafında halaya durmuştur. Sema arkadaş “8 Marttan 21 Marta uzanan ateşten bir köprü olmak istiyorum. Bir tek güneş vardır, başka güneş yoktur” diyerek Önderliğe olan bağlılığıyla ve kadın değerlerini koruyarak bedeninde yaktığı ateşle 8 ve 21 Martı büyük bir coşkuyla kutlamıştır.

 

Ortadoğu’nun korkunç köleleştiren ve kapitalist sistemin sınırsız metalaştıran kültürsüzlüğüne karşı kadın özgür dağlarda, dağlı kadınlar olarak dalga dalga özgürlük tohumunu bütün alanlara serpiyor. Bu tohumu kendi benliği olarak ele alan kadınlar, 8 martı sadece kadınlar günü olarak kutlamaktan ziyade tüm kadınların direniş ruhuyla alanlara çıkması ve toplumsal mücadele içerisinde yer almasıyla hareket ediyor. PKK hareketiyle yaratılan devrim, kadınların kurtuluşları için mücadele yürüttükleri devrim haline geliyor. Bundan kaynaklı tüm kadınlar olarak kendi köklerimize sıkı sıkıya sarılmak ve yeşermekle, her an 8 Mart coşkusu ve heyecanıyla, Newroz ateşi dirilişi ve ruhuyla intikam alınacağı bir yıl ve an haline getirmeli, kahraman kadın yoldaşları unutmamalı ve unutturmamalıyız. Bu kadınlar kendilerini bir alev topu haline getirerek, devrim halayına tutuşarak düşmana kadın iradesini ve gücünü gösterdiler. 1990 Newrozuyla Zekiye Alkan yoldaşın isyan ateşini bedeninde tutuşturmasıyla başlayan, 1992’de Rahşan Demirel yoldaşla, 1994’te Ronahi ve Berivan yoldaşlarla devam eden bu gelenek kadın kahramanlarımızın “serhildana başlayın, bağlı kalın, ülkeye ve yurtseverliğe yönelin, kitleselleşin ve bu alevi tutuşturun” çağrısıdır. Bundan kaynaklı bilinmelidir ki Newroz ve 8 Mart sadece bir festival ve eğlence kültürü değildir. Direnişte, ahlakta, sosyalist insanı yaratmada, düşmanı topraklarımızdan çıkarmada ve mücadele etmedeki ısrardır. 8 Mart ve 21 Mart direnişçiliğini paylaşmak için, düşmanın kadınlara ve halka olan saldırılarına ortak olmamak için ve susmamak için alanlara çıkmak, özgürlük çığlığımızı haykırmak, dağlarda direnen ve savaşarak güzelleşen kadın yoldaşalarımızın intikamını almak için kıyameti kopartmak gerekir. Bu temelde tüm kadınlar an’ı ve yarın’ı güzelleştirmek için yönünü mücadele alanına ve özgür kadına vermelidir. 21 yy. kadının özgürlük yüzyılı olacağı gibi, insanlık mücadelesinde de yeniden doğuş ve yeniden baharlaşma yüzyılı olacaktır.